Kitabın Sonu

Doktor, hasta sinirlerime sevdiğim şeyleri yapmanın faydalı olacağını söylemişti. Fakat ona, hastalığımın en büyük nedeninin yalnızlığım olduğunu söyleyemedim. “Çok yalnızım doktor!” diyecekken kelimeler müebbet yemiş bir azılı suçlu gibi iki dudağım arasında hapsoldu. Kendimi bildim bileli yetimhanede açtım hayata gözlerimi. Annemi de babamı da hiç görmedim. Hayattalar mı, değiller mi bilmiyorum. Sadece onlardan kalan eski bir fotoğraf var bende hepsi o kadar. Yaşım reşit olduktan sonra yetimhaneden ayrıldım ve yaşamıma bu iki göz evde devam etmek zorunda kaldım. Hayatım hep sıradan ve sıkıcı bir şekilde devam etmekteydi, ta ki o gece gelene kadar…

Saat gece on ikiye gelmekteydi. Yine her zamanki gibi kitap okuyordum. Kitabın sonuna yaklaşırken son paragrafın dördüncü satırından itibaren şu ifade yer alıyordu: “Ölümün kıyısında da olsan yaşama dört elle sarılmaktan vazgeçme. Hayatın sana neler getireceğini bilemezsin.” Bu cümle bir tokat gibi çarptı yüzüme ve silkinerek kendime gelmemi sağladı âdeta. Sebebini bilmiyorum; ancak içinde bulunduğum bu sıkkın ve çaresiz durumdan sıyrılmak için gecenin karanlığında sokağa attım kendimi.

Dışarıda hava serindi. Bir yandan ağır ağır yürüyor, diğer yandan ise bu temiz havayı daha önce hiç olmadığı kadar ciğerlerime çekmek arzusuyla soluyor; derin derin nefes alıp veriyordum. Çok geçmeden karşı kaldırımda iki serserinin kavga etmekte olduğunu gördüm. Hızlı adımlarla yanlarına doğru ilerleyip onların kavga etmelerini engellemeye çalıştım. İkisi de sarhoştu; kendilerinde değillerdi.

Sitemli bir ses tonuyla “Paramı vermiyor bu çocuk!” dedi çocuklardan biri.

Diğeri ise “Bu para benim hakkım!” diyerek karşılık verdi.

Hangi paradan bahsettiklerini anlamamıştım. Fakat çok da kurcalamak istemedim. Önce parayı alan çocuğu oradan uzaklaştırdım. Ardından diğerine “Kaç paranı aldı senin?” diye sordum. “40 lira.” dedi. Cebimden çıkardığım 50 lirayı ona uzattım ve buradan uzaklaşmasını istedim. Bana tuhaf bakışlar atarak sessiz sedasız bir şekilde parayı alarak oradan ayrıldı.

Az sonra bir gazinonun önünden geçiyordum. Bir kadının “Ferit!” diye seslendiğini duydum. Şaşkın bakışlarla  sesin geldiği yöne doğru bakarken tanıdık bir simanın bana baktığını fark ettim. Öncesinde kim olduğunu çıkaramadım, fakat ona doğru yaklaştığımda onun, bundan seneler evvel bir vesileyle tanıştığım Canan olduğunu fark ettim. Gecenin bu vaktinde ne işin var burada diyemedim. Çünkü bu saatte bir gazinonun önünde oluşu sebebiyle soru sormanın lüzumsuz olacağına kanaat getirdim. Göz göze geldiğimizde, “Ferit Bey, beni gördüğünüze sevinmediğiniz gibi bir o kadar da şaşırmış gibi görünüyorsunuz” şeklinde hiç ummadığım bir cümleyle konuşmasına başladı.

Nedenini bilmiyorum, ancak sesim titreyerek “Yook, hayır. Evet, belki seni gördüğüm için şaşkınım, ancak sevinmediğimi söyleyemem” diye karşılık verdim.

“Her neyse, buyurmaz mısın bir şeyler içelim?” dedi ve ekledi: “Bak reddedilmekten hoşlanmam bilirsin.”

Son cümlesiyle birlikte konuşmama bile fırsat vermeden beraberce gazinonun kapısından içeri girdik. Girişte hemen sol tarafta bulunan boş bir masaya oturduk. Üzerinde daha evvelki müşterilerin yiyecek ve içeçek artıkları bulunmaktaydı. Çalışana seslenerek masayı temizlemesini rica etti. Çok geçmeden masa temizlendi ve Canan bize içecek bir şeyler söyledi.

Masada derin bir sessizlik hakimdi. Derken, “Ferit, yıllar sonra seni görmek çok güzel. Seni burada göreceğim hiç aklıma gelmezdi. Daha yoldan geçerken gördüm ve hemen tanıdım seni” dedi ve “Anlatsana neler yapıyorsun?” diye sordu Canan.

“Hemen 2 km ötede küçük bir evde kalıyorum. Daha önce bir kahvehanede çalışıyordum. Ufak bir anlaşmazlık nedeniyle ayrılmak zorunda kaldım” dedim.

Yüzüme baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu; ancak konuşmadı. Canı sıkkındı, hâl ve hareketlerinden hatta konuşmasından bile belliydi bir sorunu olduğu. Anlamsız bir şekilde bakakaldım ona. Daha önceden birbirimizi tanıyorduk fakat her nedense içimde tarif edemediğim bir his vardı. Bu hissiyatı tam manasıyla idrak edemiyordum, çözümleyemiyordum. Etrafıma bakındım, herkes kendi âleminde idi. Kimi kendisini müziğin ritmine kaptırmış eğleniyor, kimileri sohbet ediyor, kimisi de sarhoşluğun verdiği etkiyle sızıp kalmıştı oturduğu yerde.

İçimden bir anda kuvvetli bir konuşma isteği geldi ve, “Canan, biliyorum belki haddim değil ama seni buralara düşüren nedir?” diye sordum.

Komik bir şey duymuş gibi kahkahalara boğuldu önce. Fakat sonrasında gözleri doldu ve yaşlı gözlerle gözlerimin içine bakarak şöyle dedi: “1,5 yıl önce adam olduğunu sandığım biriyle evlendim. Bilirsin, benim de anam babam yoktu tıpkı senin gibi. İnsan bile demeye varamadığım kişinin bana bakacağını, beni bu kimsesizlikten kurtaracağını düşündüm. Ama beni tek çocukla başıboş bıraktı, kaçtı bir anda. Bir daha izine rastlayamadım; kendisinden haber alamadım. Hem sandığın gibi kötü bir kadın da değilim ben. Sesimin güzel olduğunu bilirsin. Bazı geceler bu gazinoda şarkı söylüyorum sadece.”

Ön yargılı düşünerek ona kendimce kötü kadın damgası vurduğum için kızdım kendime. Sustum, boğazıma düğümlendi kelimeler, konuşamadım. O ise ağlamaya devam ediyordu.

“Peki çocuğun nerde?” diye sordum.

“Evde” diye cevapladı ve devam etti: “Sakine abla adlı çok iyi kalpli bir komşumuz var, beni çok sever. Buraya geldiğim zamanlar çocuğumu ona emanet ederim. İki saat süresince şarkı söyler, sonrasında evime gider yavrumla hasret gideririm” dedi ve ekledi: “Hem ağzıma içki bile sürmem. Baksana, şu an seninle içtiğimiz gibi limonata içerim en fazla.”

“Senin adına çok üzüldüm” dedim ve devam edecekken saatine baktı ve “Ooo, eve geç kaldım. Yarın yine aynı saatte burada olursan tekrar sohbet etme fırsatı bulabiliriz deyip çantasını alarak, alelacele oradan uzaklaştı. Yere bir şey düşürdüğünü fark ettim. Düşürdüğü şeyi elime alıp “Canan!” demeye kalmadan onun kapıdan çıktığını gördüm. Nasıl olsa yarın burada tekrar görüşeceğiz, o zaman bunu ona veririm diye kendi kendime konuşurken elimdeki şeye baktım ve büyük bir şok yaşadım. Bu bir fotoğraftı. Hem de annem ve babama ait bendeki fotoğrafın aynısıydı.

Evin yolunu tutmuştum. Aklıma çeşitli sorular geliyordu. Ancak hiçbir yanıt bulamıyordum. O gece sabaha kadar uyuyamamıştım. Canan’la tekrar görüşmek ve bu fotoğrafın onda ne aradığını sormak istiyordum.

Canan’la dün gece buluştuğumuz vakitten 2 saat öncesinden oradaydım. Bekledim, bekledim… Gelen giden olmadı. Tam o sırada Canan’ın kapıdan içeri girdiğini gördüm. Küçük bir çocuğun anne ve babasını görünce duyduğu sevinç her ne kadar büyükse ben de öyle büyük bir mutluluk ve sevinçle yanına koştum. “Canan konuşmamız lazım” dedim.

Canan şaşırmıştı, bu şekilde davranmamın nedenini sorgulayan gözlerle “Hayrola Ferit, neler oluyor?” diye sordu.

Hiç vakit kaybetmeden dün düşürdüğü fotoğrafı ona göstererek, fotoğrafın onda ne aradığını sordum. Bana fotoğraftakilerin anne ve babası olduğunu söyledi. O an kalp atışlarım hızlandı. Coşkun bir akarsu gibi kanımın damarlarımda aktığını hissettim.

“Bu fotoğrafın aynısından bende de var” diyerek bendekini de ona gösterdim. Canan da tıpkı benim gibi hayretler içerisinde kaldı. Heyecandan olsa gerek, vücudunun bütünüyle titrediğini görebiliyordum.

Konuşmak istedi; ancak konuşamadı, sadece ağzından tek bir kelime çıkabildi: “Yoksa…”

“Evet, biz kardeşiz Canan, kardeşiz!” dedim büyük bir sevinçle. İkimiz de gözyaşları içerisinde sarıldık, toprağın insanla bütünleştiği gibi bütünleştik birbirimizle.

Yıllardır birbirini görmeyen, hatta varlıklarından bile haberi olmayan iki hasrettik biz. Çaresiz, yalnız ve kimsesiz. Şimdi ise yalnız değiliz artık. Belki anne ve babamızdan hâlâ haberdar değiliz; ancak biz böyle de mutluyuz. Hayatın size ne getireceği belli olmaz. Kim bilir, mucizelere vesile olan belki de bir kitabın son satırları olur…

Murat ÖZANGİR, Ağustos 2019

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz